Kuran Okunduğu Zaman Susup Dinlemenin Önemi
Kuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz. (Araf Suresi, 204)
Ayetteki kesin ifadeden de anlaşılacağı gibi Kuran okunurken susup dinlemek, yalnızca güzel bir davranış şekli değil, aynı zamanda da Allah'ın farz kıldığı bir tavırdır. Ayetin devamındaki ifadeden de bu emre titizlik göstermenin müminlerin esirgenmesine vesile olacağı anlaşılmaktadır.
Kuran Allah'ın sözüdür. Bu nedenle, Allah'ın zatına gösterilmesi gereken haşyet dolu saygının aynı şekilde Allah'ın sözüne karşı da gösterilmesi gerekir. Bu saygının ilk aşaması ise Allah'ın sözünü işittiğinde, susup o söze kulak vermektir. Kuran'a, Arapça olsun, Türkçe meali olsun ya da farklı bir dilde okunduğunda aynı saygının gösterilmesi şarttır. Herkesin farklı işlerle uğraştığı bir ortamda haber vermeden Yüce Allah'ın ayetlerini okumak, insanların dalgınlıkla istemeden bu ayetin hükmüne girmesine sebep olabilir. Bu nedenle, gerekli saygı ortamını sağlamadan Allah'ın kelamını okumak uygun bir tavır olmaz.
Kuran saygıyla, her kelimesi can kulağıyla dinlenilmesi, akılda tutulması, üzerinde düşünülüp öğüt alınması ve uyulması gereken "üstün ve şerefli" bir sözdür. İman edenlere düşen ise Rabbimiz'in hak sözüne gereği gibi saygı göstermek, Kuran okunduğunda dinlemek ve Allah'ın ayetlerini hikmeti anlamak ve uygulamaktır. Allah sonsuz güç sahibi olan üstün güç sahibi Yaratıcımız'dır.
Hz. Yusuf (a.s.) Kıssasından Hikmetler
Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.” (Yusuf Suresi, 7)
Kuran’da bildirilen peygamber kıssalarının hikmetlerinden biri, bu kıssalardaki ayetlerin sadece indirildikleri zamana ait olayları anlatmamaları, ayetlerin tüm zamanlar için insanlara dersler vermeleridir. Kuran’da detaylı olarak bildirilen “Hz. Yusuf (a.s.) Kıssası” da bu doğrultuda çeşitli hikmetler ve anlamlar taşımaktadır.
Hz. Yusuf (a.s.), hayatı ve mücadelesi hakkında Kuran’da en detaylı bilgilerin verildiği peygamberlerden biridir. Hz. Yusuf (a.s.)‘ın ve babası Hz. Yakub (a.s.)‘ın yaşadığı olaylar, Kuran’ın Yusuf Suresi’nde anlatılır ve bu surenin hemen başında bildirildiği gibi “en güzel kıssalardan” biridir.
Hz. Yusuf (a.s.), küçük yaşta iken kendisini kıskanan kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmış, daha sonra köle olarak satılmış, ardından uğradığı bir iftira nedeniyle uzun yıllar hapiste kalmış, yıllar boyu bu gibi zorluklarla denenmiştir. Ardından Allah, onu tüm bu sıkıntılardan kurtararak kendisine güç ve iktidar vermiştir.
Hz. Yusuf (a.s.)‘un tüm bu olaylar sırasında gösterdiği büyük sabır ve tevekkülü, etrafındaki her insanın dikkatini çeken güzel ahlakı ve güvenilirliği ve kendisine tuzak kuranlara karşı aldığı akılcı önlemler müminler için büyük hikmetler ve örnekler taşımaktadır.
Hz. Yusuf (a.s.)’un Çocukluğunda Gördüğü Rüya ve Hikmeti
Kuran’da haber verildiği üzere Hz. Yusuf (a.s.) çocukken bir rüya görmüş ve bu rüyanın yorumunu babası Hz. Yakup (a.s.)’a sormuştur. Rüyayı dinleyen Hz. Yakup (a.s.) ona rüyasının anlamını haber vermiştir. Hz. Yusuf (a.s.)’ı kardeşlerine karşı tedbirli olması ve rüyasını onlara anlatmaması konusunda uyarmıştır. Bu olay Kuran’da şu şekilde bildirilmiştir:
“Hani Yusuf babasına: “Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm” demişti. (Babası) Demişti ki: “Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır. Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Yusuf Suresi, 4-6)
Hz. Yakup (a.s.) ilim sahibi, ferasetli mübarek bir insandır. Dolayısıyla diğer oğullarının karakterlerini iyi tahlil etmiş ve Hz. Yusuf (a.s.)’a karşı duydukları kıskançlığı fark etmiştir. Onları iyi tanıdığı için Hz. Yusuf (a.s.)’a tuzak kurabilme ihtimalleri olduğunu anlamış, bu sebeple Hz. Yusuf (a.s.)’a gördüğü rüyayı kardeşlerine anlatmamasını söylemiştir. Şeytanın insanın en büyük düşmanı olduğuna dikkat çekmiş ve Hz. Yusuf (a.s.)‘a her zaman şeytanın tuzaklarına karşı temkinli olmasını öğütlemiştir.
Bu kıssadan çıkarılacak en önemli derslerden biri Müslümanların, fitne çıkarmaya müsait, din ahlakını tam yaşamayan, zayıf kişilikli ve tekin olmayan kişiler karşısında son derece dikkatli ve tedbirli olmaları gerektiğidir. Müminlerin nimete kavuşmaları, gelişmeleri, güçlenmeleri, iyi bir konuma gelmeleri samimi iman sahiplerini çok sevindirir, fakat kalbinde hastalık olan, münafık karakterli insanları çok rahatsız eder. Bu tür kişiler, din ahlakının ve müminlerin menfaatini istemeyecekleri için onların gelişmelerini engellemek ister ve hatta bunu yapabilmek için müminlere düşman olan kişilerle işbirliği dahi yaparlar. Münafık karakterli kişilerin bu durumunu Allah bir ayetinde şöyle haber vermiştir:
“Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, bir musibet isabet edince ise: “Biz önceden tedbirimizi almıştık” derler ve sevinç içinde dönüp giderler.” (Tevbe Suresi, 50)
Kıskançlığın İnsanı Düşürdüğü Gaflet Hali
Hz. Yusuf (a.s.) kıssasının devamında, Hz. Yakup (a.s.)’ın oğlunu uyarmakta ne kadar haklı olduğu görülmektedir. Hz. Yusuf (a.s.)’ın kardeşlerinin içlerindeki kıskançlık öylesine şiddetlidir ki, onları Hz. Yusuf (a.s.)‘a tuzak kurmaya kadar götürmüştür. Bu da Hz. Yusuf (a.s.)‘ın kardeşlerinin İslam ahlakından uzak olduklarının ve mümin karakteri sergilemediklerinin bir diğer göstergesidir. Onların kurdukları bu tuzak ve Hz. Yusuf (a.s.)’a yaptıkları Kuran’da şöyle bildirilir:
“Onlar şöyle demişti: “Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir. Öldürün Yusuf’u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.” (Yusuf Suresi, 8-9)
Ayetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Yusuf (a.s.)’ın kardeşleri din ahlakına uymadıkları için son derece cahilce bir mantık güderek, babalarının Hz. Yusuf (a.s.)’a olan sevgisini kıskanmış ve sadece kendilerine yönelik bir sevgi istedikleri için ona zarar vermeyi planlamışlardır.
Oysaki Kuran ahlakına göre müminlerin birbirlerine olan sevgilerindeki tek ölçü takvadır. Kim takvaca üstünse, kim Allah’ın sınırlarını korumak konusunda en çok titizleniyorsa, kim en güzel ahlaklı ise ve Allah’ı aşkla seviyor ve anıyorsa müminler doğal olarak o kişilere karşı kalben bir yakınlık duyarlar. Din ahlakında sevgi anlayışı bu şekildedir. Hz. Yakup (a.s.) da oğullarına karşı sevgi yöneltirken bunu ölçü almıştır.
Fakat Hz. Yusuf (a.s.)‘ın kardeşleri bu gerçeği anlayabilecek bir akla ve ferasete sahip olmadıkları için, babalarının Hz. Yusuf (a.s.)‘a ve kardeşine olan sevgisini de anlayamamışlardır. Bu da onların Hz. Yusuf (a.s.)‘ı kıskanarak öldürmek istemelerine neden olmuştur.
Bu kıssada gördüğümüz gibi din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda zararsız olarak tasvir edilen kıskançlık, insanların aklının ve düşünme yetisinin zarar görmesine yol açan, onu şeytanın etkisi altına alan ve din ahlakına uygun olmayan davranışlara yöneltebilecek, kaçınılması gereken bir özelliktir. İnsanlara sahip oldukları tüm özellikleri ve nimetleri Yüce Allah vermiştir. Mülkün sahibi O’dur. Allah’ın başka bir kuluna verdiği nimet sebebiyle kıskançlığa kapılmak son derece çirkin bir davranıştır. Unutulmamalıdır ki kendisini Hz. Adem (a.s.)‘dan üstün gördüğü için ona secde etmeyen ve Yüce Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılan şeytanı böyle bir kötülüğe iten de kıskançlığıdır. Allah insanın nefsinin kıskançlığa eğilimli olarak yaratıldığını bildirmiştir. Bu, Rabbimiz’in bir imtihanıdır. Yüce Allah’tan korkan tüm müminlerin şiddetle kıskançlıktan sakınması gerekir. Bir ayette bu gerçek, şöyle bildirilmiştir:
“…Nefisler ise ‘kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisa Suresi, 128)
Hz. Yusuf (a.s.)’ın Kardeşlerinin Oyunu ve Hz. Yakup (a.s.)’ın Örnek Tavrı
Kardeşleri Hz. Yusuf (a.s.)’ı kuyuya atmışlar ve daha sonra ağlar vaziyette babaları Hz. Yakup (a.s.)’ın yanına gelerek, onu kurdun yediğini iddia etmişlerdir. (Yusuf Suresi, 16-17) Allah’ın seçkin kıldığı kullarından biri olan Hz. Yakup (a.s.)’ın ferasetini bildikleri için, onun kendilerine kolay kolay inanmayacağını düşünerek bir de sahte delil getirmişlerdir. Hz. Yusuf (a.s.)‘ın gömleğini üzerine kan sürerek babalarına göstermişler, onun gerçekten öldüğü izlenimini vermeye çalışmışlardır.
Bu davranışları, Müslümanlara karşı tuzak kuran insanların, sahte deliller üreterek komplo hazırlayabileceklerine dair de bir işarettir. Bu yönteme karşı sakınmak, bilinçli olmak ve “Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu ‘etraflıca araştırın...” (Hucurat Suresi, 6) hükmü gereğince, öne sürülen sözde delili iyice incelemek gerekmektedir.
Salih bir Müslüman olan Hz. Yakup (a.s.) da sahte delil getiren oğullarına inanmamış, onların oyunlarını fark etmiş ve bunun onlar tarafından düzülüp uydurulmuş bir yalan olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu durum, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:
“Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. “Hayır” dedi. “Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş...” (Yusuf Suresi, 18)
Ayette bildirildiği üzere Hz. Yakup (a.s.), oğullarına, “Nefsiniz sizi yanıltıp böyle bir işe sürüklemiş” derken, insanın nefsine uyduğu takdirde çok kötü işler işleyebileceğine, nefsin insanı yanıltabileceğine ve tüm bu kötülüklerin nefse uymaktan kaynaklandığına dikkat çekmiştir.
Bu kıssada en dikkat çeken hususlardan biri de, Hz. Yakup (a.s.)’ın tevekkülüdür. Bu davranış, müminlerin her koşulda yalnızca Allah’a güvenip, sabretmeleri gerektiğini gösteren önemli bir örnektir. Çünkü görüldüğü üzere aslında Hz. Yakup (a.s.), oğullarının Hz. Yusuf (a.s.)‘a bir tuzak kurduklarının farkındadır. Fakat kendisi son derece itidalli ve sabırlı davranarak, yardımı Allah’tan istemektedir.
Kuran’da Hz. Yakup (a.s.)‘ın zalimce davranan oğullarına söylediği bildirilen şu söz, kendisinin salih, kamil ve mübarek bir insan olduğunu ve müminlerin bu tarz durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini bir kez daha göstermektedir:
“...Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.” (Yusuf Suresi, 18)
Olaylar Karşısında Kin ve Nefret Duymamak
Hz. Yusuf (a.s.), Mısır’da iktidar sahibi kılındıktan sonra kardeşleriyle karşılaşmış ve bir süre sonra, kardeşleri onu tanımışlardır. Bu durum, ayetlerde şöyle haber verilmektedir: “
(Yusuf) Dedi ki: “Sizler, cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” “Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?” dediler. “Ben Yusuf’um” dedi. “Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah bize lütufta bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz.” Dediler ki: “Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik.” (Yusuf Suresi, 89-91)
Ayetteki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Hz. Yusuf (a.s.)‘ın kardeşleri, o anda geçmişte Hz. Yusuf (a.s.)‘a karşı yaptıklarının bir nevi muhasebesini yapıp, pişman olduklarını ve hata ettiklerini belirtmişlerdir. Allah’ın Hz. Yusuf (a.s.)‘ı seçtiğini kabul etmişlerdir. Burada önemli bir gerçek vurgulanmaktadır:
Seçmek Allah’a aittir. Bu gerçek, Kuran’da “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir...” (Kasas Suresi, 68) ayetiyle de bildirilmektedir.
Kuran’da Hz. Yusuf (a.s.)‘ın, kardeşlerine şu cevabı verdiği bildirilmiştir:
“Dedi ki: “Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir.” (Yusuf Suresi, 92)
Ayetten anlaşıldığı üzere Hz. Yusuf (a.s.) istediği takdirde kardeşlerine ceza verebilecek bir güce sahip olmasına rağmen onları affetmiş, kardeşleri için Allah’tan bağışlanma dilemiş, onlara Allah’ın merhametlilerin en merhametlisi olduğunu hatırlatmıştır.
Ayrıca bir diğer ayette bildirildiği üzere Hz. Yusuf (a.s.); “…Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (Yusuf Suresi, 100) ifadesini kullanarak gerçekte kardeşleriyle aralarını bozanın şeytan olduğunu, kardeşlerinin şeytana uyarak hareket ettiklerini vurgulamıştır.
Hz. Yusuf (a.s.)‘ın bu tavrı, tüm müminler için çok önemli bir örnektir.
Müminler, Hz. Yusuf (a.s.)‘ın ahlakında görüldüğü gibi, kişisel haklar peşinde koşmaz, Allah’ı razı edecek ahlakın, bağışlayıcı ve affedici bir tavır olduğunu bilirler. “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) ayetine uygun olarak, kötülükleri affeder ve kötülüğe iyilikle karşılık vererek üstün bir ahlak gösterirler.
Hz. Yusuf (a.s.)’ın Duası
Hz. Yusuf (a.s.), Allah’a samimi iman etmiş, O’na gönülden bağlı, O’nu veli edinen ve hep Allah’ı zikreden, O’na sürekli şükreden bir kuldur. Bu gerçek Kuran’da, Hz. Yusuf (a.s.)‘ın söylediği bildirilen şu sözleriyle haber verilmiştir:
“Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat.” (Yusuf Suresi, 101)
Hz. Yusuf (a.s.)’ın ayette haber verilen bu duası, onun samimi imanının ve Allah korkusunun bir ifadesidir. Hz. Yusuf (a.s.) Allah’ın seçtiği ve yerini üstün tuttuğu bir peygamber olmasına rağmen, son anına kadar imtihan olduğunu bilmekte ve canının Müslüman olarak alınması için dua etmektedir. Allah’tan samimi bir şekilde korkmakta ve O’na ihtiyaç içinde dua etmektedir. Bu dua, tüm müminlerin örnek alması gereken üstün bir ahlakın sonucudur.
Sonuç:
Hz. Yusuf (a.s.)‘ın samimi duasının bildirilmesinin ardından, Yusuf Kıssası aşağıdaki ayetle sona erer:
“Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf’un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.” (Yusuf Suresi, 102)
İnsan, Allah’ın karşısına çıkardığı her detay hakkında iyi düşünmelidir. Herşey bir sebep ile yaratılır. Kuyuya atılan, ardından köle olarak ucuz bir fiyata satılan, çirkin bir iftiraya uğrayan, sonra suçsuz yere zindana atılan, zindanda da yıllar boyu kalan Hz. Yusuf (a.s.)‘ın sabrını, kararlılığını ve Allah’tan asla ümit kesmeyen üstün imanını düşünmeli ve ona göre kendisini gereksiz yılgınlıklardan ve ümitsizliklerden kurtarmalıdır. Zahiren son derece zor olaylarla karşılaşan Hz. Yusuf (a.s.)’ı Allah’ın kurtardığı ve büyük bir nimete kavuşturduğu düşünülmelidir.
Allah Kuran’daki peygamber kıssalarıyla kullarına önemli hikmetler öğretmekte, hem de geçmişteki peygamberleri tanıyarak onları kendimize örnek almamızı sağlamaktadır. Peygamber kıssaları üzerinde derin şekilde tefekkür ederek,; onların içinde bulundukları ortam ve gösterdikleri örnek tavırlar üzerinde düşünerek peygamberleri tanıyabilir ve onların üstün maneviyat, akıl ve ihlasından istifade edebiliriz. Allah seçkin kıldığı bu samimi kullarını Kuran’da şu şekilde övmektedir:
“Üstünlük ve güç (izzet) sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirdiklerinden yücedir. Gönderilmiş (peygamber)lere selam olsun. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” (Saffat Suresi, 180-182)
Kesin bir gerçektir ki yaşadığımız her olay, Allah Katında en hayırlı ve en güzel şekilde yaratılmış, yaşanmış ve bitmiştir. Unutmamalıyız ki alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, herşeye kadirdir ve kendisine iman edip samimi bir şekilde bağlanan, dinine hizmet etmek için ihlasla çalışan kullarının daima yardımcısıdır. Yüce Allah müminlere hiç tahmin edemeyecekleri yerden yine hiç tahmin edemeyecekleri nimetler verir, hesaba katmadıkları yönden onlara yardım eder. İnsanın Allah’a karşı vazifesi, bu gerçeğe samimi olarak iman etmek ve buna göre yaşamaktır.
Kuran; Allah’ın insanlara rehber olarak indirdiği, içinde en doğru açıklamaların yer aldığı, insanlara müjdeler veren, onları uyarıp korkutan ve onlara Allah’tan bir rahmet olan tek “Hak Kitap”tır. Dolayısıyla insanların öncelikli olarak okumaları ve öğrenmeleri gereken kitap Kuran’dır.
Kuran’da haber verilen diğer kıssalarda olduğu gibi Hz. Yusuf (a.s.) kıssasında da Müslümanların ders alacakları pek çok güzel ahlak özelliğinden bahsedilmiştir. Bu nedenle her mümin bu kıssayı okumalı, ondaki hikmetleri anlamalıdır.
Müminlerin Önemli Bir İbadeti: Sabretmek ve Sabırda Yarışmak
Allah (cc)'ın rızasını, sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmanın yolu, Kuran'da bildirilen doğruları eksiksizce uygulamaktır. Allah (cc) kullarına Kuran ahlakını hayatlarının sonuna kadar hiçbir şekilde gevşeklik göstermeden yaşamalarını bildirmiştir. Müminlerin Allah (cc)'in bu emrini hiçbir taviz vermeden yerine getirebilmelerinin sırrı da, imanın kazandırdığı üstün bir özellik olan "sabır"da gizlidir. Allah (cc) Kuran’ın “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın...” (Al-i İmran Suresi, 200) ayetiyle müminlere sabrın önemini hatırlatmıştır. Allah (cc) için sabretmenin önemini kavrayan bir insan Allah (cc)’ın izniyle, Rabbimiz'in istediği her tavırda ve her ibadette süreklilik gösterebilir. Allah (cc), iman eden kullarının üzerinde "Sabur" (çok sabırlı) ismini tecelli ettirir ve onların kalplerindeki kararlılık duygusunu pekiştirir.
Dolayısıyla bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin Allah (cc)'a olan imanlarıdır. İman eden bir mümin Allah (cc)'ın ilminin ve aklının tüm varlıkları sarıp kuşattığını, Allah (cc)'ın izni olmaksızın tek bir olayın dahi gerçekleşmediğini ve tüm olayların ardında Allah (cc)'ın binlerce hayır ve hikmet yarattığını bilir. Bunun yanında Allah (cc)'ın iman edenlerin dostu, velisi ve yardımcısı olduğunu, dolayısıyla ilk bakışta farklı görünse bile aslında tüm olayların inananların lehinde geliştiğini unutmaz. Rabbimiz'in kendisi için belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur ve rıza gösterir. Bu nedenle sabır mümin için, zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, aksine gönül rızasıyla ve hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir ibadettir.
Bunun yanı sıra Kuran'da bildirilen sabır, günlük hayatta pek çok insanın şahit olduğu tavırlardan çok farklı, çok üstün ve çok kapsamlı bir ahlak özelliğidir. Kuran'da öğretilen gerçek sabır, sadece zorluklar karşısında değil, aksine hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir. Zorluklarda olduğu kadar güzel olan herşeyde de kararlılık ve istikrar göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek bir ömür süresince devam etmeyi gerektirir.
Müminler, sabrı Allah (cc)'ın bir emri olarak yaşadıkları için hayatlarının sonuna kadar bu ibadeti şevk ve heyecan ile yerine getirirler. Allah (cc)’ın rızasını umdukları için hiçbir zaman sabırlarında bir azalma ya da tükenme olmaz. Yalnızca Allah (cc) için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında bir menfaat beklentisi içerisine de girmezler. Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimiz'in rızasını kazanacaklarını bilmek, onlar için alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir.
Allah (cc), "sebat gösterilerek sürdürülen salih davranışlar"ın ahiret bakımından daha hayırlı olduğunu "... sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46) ayetiyle kullarına hatırlatmıştır. "... Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155) ayetiyle ise Allah (cc), sabredenleri müjdelemiş ve Allah (cc) "sabredenlerle beraber" (Bakara Suresi, 153) olduğunu bildirmiştir.
Kainattaki Kusursuzluk Tesadüf Değil
Günlük hayatta kullandığınız araç gereçleri şöyle bir düşünün: Örneğin cebinizdeki anahtarları... Şüphe yok ki hiç kimse, bir anahtarın "tesadüf eseri" tam kilidi açacak biçimi almış olduğunu ve cebinize de tesadüfen girdiğini söylemeyecektir. Aynı şekilde yoldaki tabelaların tesadüf eseri bulundukları yerlere yerleştiklerini ve yine tesadüf eseri bu tabelaların üzerine saçılan boyalarla insanlar için bir anlam taşıyan yazıların oluştuğunu iddia etmeyecektir.
Kuşkusuz tüm bunlar, üzerinde düşünülerek ve emek harcanarak, belli bir amaç ile tasarlanıp karşınıza gelmiştir ve sizin de bu konuda en ufak şüpheniz bulunmaz.
Peki ya yolda yürürken gördüğünüz insanlar, yanından geçtiğiniz ağaçlar, önünüze çıkan bir kedi ya da bir köpek?...
Sizce onların varlığının sebebi tesadüfler olabilir mi?
Kuşkusuz böyle bir ihtimal üzerinde düşünmek bile son derece akıl dışıdır... Tek bir ataçın, bir telin tesadüfen düzgünce bükülmesiyle masasına gelmesini mantıksız bulan bir kişi elbette ki, insanların, kedilerin, kuşların, ağaçların ve tüm evrenin de tesadüfen meydana gelmesinin bunlarla kıyas edilemeyecek kadar imkansız olduğunu anlamak durumundadır.
Ancak bu kadar açık bir gerçeğe sırt çeviren insanlar bulunmaktadır. "Materyalist-Darwinist" olarak bilinen bu kimseler tesadüfleri üstün bir akıl gibi sunan, art arda meydana gelen milyonlarca tesadüfün toplamını "yaratıcı bir güç" olarak gösteren batıl bir fikrin savunucularıdır. Onlara göre tesadüfler, dünyadaki bütün insanların aklından çok daha büyük bir akla sahiptirler. Dahası onlara göre zaman çok önemli bir anahtar görevindedir. Öyle ki tesadüfe zaman verilirse, cansız ve şuursuz atom yığınlarını insanlara, karıncalara, atlara, orkideye, güle ve aklınıza gelen-gelmeyen milyonlarca canlıya çevirebilir!!!
Müminlerin Sabrı Süreklidir
"... sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46)
Kuran ahlakına dayalı olmayan sabır anlayışında, insanlar sabrı tutarlı ve dengeli bir ahlak özelliği olarak yaşayamazlar. Bir gün sabır gösterdikleri bir olaya bir başka gün tahammülsüzlük gösterebilirler. Müminler ise sabrı, Allah (cc)'ın bir emri ve Kuran ahlakının bir gereği olarak yaşadıkları için, hiçbir zaman bu özelliklerinden taviz vermezler. Müminlerin amacı, tüm hayatlarını Cenab-ı Allah'ın hoşnut olacağı şekilde geçirebilmek ve gösterdikleri güzel ahlak ile Allah (cc)'ın rızasını kazanabilmektir. Kuran'da Allah (cc)'ın razı olacağı ahlakın da, tüm tavırlarında sabır ve süreklilik göstermek olduğunu bildirilmektedir. Allah (cc) ayetinde "sürekli olan salih ameller"in daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.
Bir başka ayette ise Allah inanan kullarına şöyle emretmiştir:
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret... (Kehf Suresi, 28)
Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayan kimseler belirli bir süre sabır gösterdikten sonra bunun sonucunda mutlaka bir karşılık almayı ya da çıkar elde etmeyi umarlar. Böyle bir durum söz konusu olmadığında ise kendi ifadeleriyle "sabırları tükenir". Çünkü bu ahlaktaki kişiler sadece dünyevi menfaatler için sabrederler. Gösterdikleri güzel ahlakın Allah (cc)'ın hoşnutluğunu kazanmalarını sağlayacağını ve tüm yaptıklarının ahirette karşılarına çıkacağını unuturlar. Halbuki Yüce Allah (cc)'ın zorlukları yaratmasındaki hikmetlerden biri sabır gösterenleri ortaya çıkarmaktır. Allah (cc), "Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i İmran Suresi 142) ayetiyle bu sırrı kullarına bildirmiştir.
Kendilerine Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'İn sünnetini rehber edindikleri için bu gerçeğin farkında olan müminler ise, hiçbir çıkar beklentisi içerisine girmeden sadece Allah (cc)'ın rızasını kazanmak amacıyla sabır gösterirler. Kuran'da müminlerin bu özelliği şöyle ifade edilmiştir:
Ve onlar, Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler...(Rad Suresi, 22)
Müminler Kuran'ın tüm hükümlerini eksiksiz olarak yerine getirme ve her koşulda en mükemmel ahlakı gösterme konusunda da sabır gösterirler. Allah (cc)'ın bir ayette "Rabbin için sabret" ifadesiyle kullarını sabra davet etmiş olması, müminlerin her ne olursa olsun bu ahlakı hoşnutlukla yaşamalarına vesile olur. Müminlerin gönül rızasıyla sabır göstermelerinin bir başka nedeni de Allah (cc)'ın Kuran'da "sabredenleri sevdiğini" (Al-i İmran Suresi, 146) bildirmiş olmasıdır. Yine Kuran'ın bir başka ayetinde de, "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 24) hükmüyle sabredenlerin ahirette güzel bir karşılıkla mükafatlandırılacağı bildirilmiştir.
İşte tüm bunlar Allah (cc)'ın, müminlerin sabrı büyük bir şevk ve istek ile yaşamalarını sağlayan müjdeleridir.
Gerçek Dost, Kulları İçin Hep Güzellik İsteyen Allah'tır
Kulları için bir imtihan ortamı olarak dünya hayatını yaratan Allah, onlar için sayısız nimetler bahşetmiştir. İhtiyacı olacak veya seveceği her türlü koşul daha insan var olmadan önce kendisi için hazırlanmıştır. Soluyacağı tertemiz hava, gökyüzünde uçan birbirinden güzel kuşlar, sayısız çeşitlilik ve güzellikteki bitkiler, son derece estetik çiçekler, eşsiz nimetler, sevdiği insanlar, kalpte coşku oluşturacak derecede sevimli ve güzel canlılar, kusursuz bir denge sistemi ve daha pek çok detayı Allah kendisi için var etmiştir. İnsan, dünyaya geldiğinde ihtiyacı olan herşeyi hazır olarak bulur. Büyük bir konforla donatılmıştır. Herşey kendi boyutlarına ve yaşam koşullarına uygundur. Meyveler, yiyecekler, tüm dünya, içeriğindeki her ayrıntıyla tamamıyla insanın yaşam koşullarına uygundur. İnsanın ise bunları elde etmek için göstermesi gereken neredeyse hiçbir çaba olmamıştır. Mükemmel bir denge ve düzenle karşı karşıyadır. Tüm bunları en ince detayına kadar onun için Rabbimiz var etmiştir. Bunların yanı sıra imtihan ortamı olan dünya hayatı için, kullarına kılavuz olmak üzere elçileri aracılığıyla içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı bir de Hak kitap indirmiştir.
Kuran “...Biz Kitap’ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık...” (Enam Suresi, 38) ayetiyle bildirildiği üzere insanın ihtiyacı olan her konuyu içereninde bulduğu, Allah’ın rızasını kazanmanın yollarının apaçık anlatıldığı bir kitaptır. Herşeyi kendisi için en kapsamlı ayrıntılarla hazırlanmış olarak bulan insanın üzerine düşen ise Allah’ın emir ve tavsiyelerinin bulunduğu Kuran’a uygun bir ahlakla yaşamasıdır. Yalnızca Allah’a yönelmiş bir kul olarak, hayatını, kendisi için sonsuz aklıyla en güzel detayları yaratmış olan gerçek dostunun, velisinin yani Yüce Allah’ın rızasına uygun olarak şekillendirmesidir. Sevilme-ye, anılmaya, yüceltilmeye, güvenilmeye, gerçek bir dost olarak yönelinmeye tek layık olan, insana herşeyi daha kendisi bile bunlardan haberdar değilken bahşeden Allah’tır. Allah’ın tek dostu olduğunu bilen, O’nun gücüne ve kudretine sığınmış, O’nun üstün aklına ve rahmetine güvenen bir insanın, tek vekili de Yüce Allah’tır. Kendisi hiçbir şey değil iken onu yaratan, nimetlerle her yerden çepeçevre sarıp kuşatan Allah’a gereği gibi teslimiyet göstermek imanın en temel özelliklerindendir. Sürekli sonsuz güzel ahlakıyla hayırlar yaratan Allah’tan başka, insanın vekil edinebileceği hiçbir dostu yoktur. Dolayısıyla Kuran ahlakına uygun yaşayan bir Müslümanın hayatı boyunca tevekkül edeceği tek varlık Yüce Allah’tır. Allah, “Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzap Suresi, 3) diye buyurmuştur.
Aklı Örten Etkenler
İnsana akıl veren, onu insandan alan ve onu sürekli kılan, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah (cc)'tır. Akıl sahipleri, Kuran'a uyan, Kuran ahlakını yaşayan, dünyevi hırslara ve bencil tutkulara yer vermeyen, Allah (cc)'a karşı aczini bilen insanlardır. Akıl sahibi bir insan, kendini yüceltip büyüklenmediğinden, doğru olanı kolaylıkla kabul eder, öğüt alabilir ve hatalarında direnmez. Menfaatlerin peşinde koşmaz, her şeyi kendisine verenin Allah (cc) olduğunu bilerek hareket eder.
Dünyevi hırslar ve bencil tutkular, insanın kalbini ve aklını din ahlakını yaşamaya kapalı tutar. Paraya ve benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, insanın zihnini istila eder, onu asıl amacından uzaklaştırır. Böyle bir insan tüm zamanını, enerjisini, aklını ona sadece dünyada menfaat sağlayacak bazı maddi değerleri elde etmek için kullanır.
İnsanların aklını örten bu sebepler, onların Allah (cc)'ın büyüklüğünü kavramalarına da engel olur. Allah (cc)'ın yarattıklarını fark edip, kendilerindeki ve çevrelerindeki olağanüstülüğü göremezler. Kendilerini yoktan yaratanın ve her an kendilerini koruyup kollayanın Yüce Rabbimiz olduğunu fark edemezler. Dolayısıyla, Allah (cc)'ı yüceltmek, O'nun nimetlerini anmak, O'nu övmek ve O'na ibadet etmek gibi sorumluluklarını unuturlar. Yaşadıkları hayat ve sonu gelmeyen istekleri, onları asıl yapmaları gerekenlerden uzaklaştırmıştır. İşte bu, akledemediklerinin en önemli delilerindendir.
Allah (cc), bir ayetinde şu şekilde buyurur:
"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa). (Şuara Suresi, 28)
Allah (cc)'ın tüm evrendeki ayetlerini görebilecek olanlar yalnızca akıl sahibi olan insanlardır. Bir insan kalbini, ne kadar hırstan, bencillikten temizlerse, o denli Allah (cc)'a yaklaşır ve akıl sahibi olur. İnsan, Allah (cc)'a itaat ettikçe, kendisini saran bencillikten kurtulur ve kurtuldukça Allah (cc)'ın varlığının delillerini ve O'nun sunduğu nimetleri daha iyi fark eder. Bu anlayış insana, dünyada büyük bir rahatlık, ahirette de sonsuz bir kurtuluş getirecektir:
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Bakara Suresi, 269)
Ahir Zaman Müjdesi
Değerli İslam alimlerimiz tarafından da ittifakla kabul edildiği üzere içinde bulunduğumuz dönem, Peygamber Efendimiz (sav)'in ahir zamana dair hadislerinde bildirdiği önemli olaylara sahne olmaktadır. Bunlar ahir zaman alametleridir. İçinde yaşadığımız dönemde söz konusu alametler birbiri ardınca ve tam tasvir edildiği şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yeni bölümümüzde çeşitli başlıklar altında tüm Müslümanlar için müjde olan bu dönem hakkında çeşitli konulara yer verilecektir.
Ahir zaman (kıyamet öncesindeki son dönem) özelliklerine göre iki dönemden oluşmaktadır. Bu kutlu zamanın ilk dönemi bozulmaların, dejenerasyonun, felaketlerin, çatışmaların, savaşların, yoklukların yaşanacağı bir dönemdir. Ahir zamanın ikinci dönemi ise, Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne gelişi ve Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışıyla birlikte, yeryüzüne barışın, huzurun, özgürlüğün hakim olduğu, bolluğun ve bereketin yaşandığı, insanların her açıdan memnun oldukları güzelliklerle dolu bir dönemdir. Dolayısıyla, ahir zamanı bir bütün olarak düşünmek, Peygamber Efendimiz (sav)'in müjdesi olarak, öncesinde felaketlerin sonrasında ise güzelliklerin yaşanacağını bilmek gerekir. Ahir zamandan bahsederken yalnızca bu dönemin alametleri olan zorlukları, darlıkları, felaketleri anmak, ancak tüm bu karanlıkların aydınlığa döneceğinden hiç bahsetmemek yanlış olur. Zira Rabbimizin de Kuran-ı Kerim'de buyurduğu gibi, "Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır." (İnşirah Suresi, 5) Ahir zamanda da, Allah'ın izniyle, darlıklar bolluklara, zorluklar kolaylıklara dönecek, tüm sıkıntılar çözüme kavuşacaktır.
İslam Alimleri Ahir Zamanla İlgili Ne Diyor?
"Mehdi, geldiği zaman, Müslümanların düşünce ve inançlarında bulunan bidatları (dine sonradan dahil edilmiş batıl inançları) temizlemeye çalışacak, en saf şekliyle İslam'ı ortaya koyacaktır. İslam'ı her alanda hakim kılmak için çalışacaktır. Kendisine ait veya kendisinin oluşturduğu bir iddia veya davası yoktur. Bunun karşısında iman etmeyenler de boş durmayacak, bütün gücüyle 'batılı' hakim kılmak için çalışacaktır. Ama hak için yapılan bu büyük mücadelede Allah (cc)'ın yardımıyla Müslümanlar galip çıkacak, cahiliye hezimete uğrayacaktır." (Mevdudi)
Öğüt ve Hatırlatma Müminlere Fayda Verir
Kuran’ın "... Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti..." (Fatır Suresi, 37) ayetiyle Allah (cc)'ın, dünya hayatında tüm insanlara öğüt alabilecekleri kadar bir süre verdiği haber verilmiştir. Rabbimiz bu süre içerisinde öğüt alabilmeleri için insanlara türlü yollardan çeşitli hatırlatmalar yapar. Bu öğüt ve hatırlatmaların her biri Rabbimiz'in, kullarına bir rahmet olarak yarattığı hikmet dolu olaylardır. Müminin sorumluluğu ise, Rabbimiz'in yarattığı bu hikmetli hatırlatmalardan ibret alıp, bunları Rabbimiz'e yakınlaşabilmek için bir yol olarak değerlendirebilmektir. Zira iman sahibi her insan, Rabbimiz'den kendisine ulaşan hatırlatmalar karşısında aklını, vicdanını ve iradesini en iyi şekilde kullanmakla yükümlüdür.
Mümin, yaşadığı her olaydan öğüt almakla sorumlu olduğu gibi, ‘iyiliği emredip kötülükten men ederek’ başkalarına öğüt vermekle de yükümlü tutulmuştur. Tarih boyunca gönderilmiş olan tüm peygamberler ve elçiler hayatlarının sonuna kadar yaşadıkları toplumlardaki tüm insanları Allah (cc)’ın beğeneceği ahlakı yaşamaya davet etmişlerdir. Rabbimiz elçilerine, Firavun gibi inkar içerisinde olan bir kimseye dahi, ‘güzel ve yumuşak söz söylenerek öğüt verilmesini” bildirmiştir. Hz. Musa, Rabbimiz'in bu emri gereği Hz. Harun ile birlikte Firavun’a giderek onu hak dini yaşamaya çağırmıştır. Kuran’da Hz. Musa’nın bu daveti şöyle bildirilmektedir:
"İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 43-44)
Ancak Kuran'da, Firavun gibi Allah (cc)'tan korkup sakınmayan ve inkar içerisinde olan kimselerin kendilerine iletilen hikmetli sözlerden hiçbir şekilde öğüt alıp düşünmedikleri haber verilmiştir. Hz. Hud’un kaviminin, kendilerine haktan yana yapılan çağrılara verdikleri karşılık, inkar edenlerin bu tavırlarının örneklerindendir:
Dediler ki: "Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin 'geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz." Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. (Şuara Suresi, 136-139)
Bunun yanı sıra Rabbimiz Kuran'da, öğüt alabilecek insanların özelliklerini de bildirmiştir. Kuran ayetlerine göre, ancak Allah (cc)'tan korkan ve sakınan, Kuran’a uyan, kendisini müstağni görmeyen, aklını ve vicdanını kullanabilen kimseler öğüt alabilir. Öğüt ve hatırlatmanın yalnızca iman sahiplerine fayda sağlayabileceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Sen öğüt verip hatırlat; çünkü gerçekten öğütle hatırlama, müminlere yarar sağlar. (Zariyat Suresi, 55)
Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan 'içi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür. Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır. (A'la Suresi, 9-11)
Kuran’da ancak Allah (cc)'tan içleri titreyerek korkan samimi müminlerin kendilerine verilen öğütten istifade edebilecekleri bildirilmiştir. Müminlerin bu kavrayışları, her kim vasıtasıyla olursa olsun, kendilerine ulaşan her türlü hatırlatmanın Rabbimiz'den geldiğini bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Yeryüzünde var olan hiçbir olay Allah (cc)’tan bağımsız olarak gerçekleşmez. Her birini tüm detaylarıyla birlikte yaratan yalnızca Rabbimiz'dir. Bu gerçeğin şuurunda olan müminler için, kendilerine yapılan hatırlatmaların her biri son derece kıymetlidir. Çünkü bunların her biri, Allah (cc)’ın kullarına olan sevgisinin, rahmetinin, şevkat ve merhametinin birer teccellisidir. Kullarının Kendisi’ne yönelip hidayet bulmaları ve bunun sonucunda da ahirette sonsuz rahmet, nimet ve berekete kavuşmaları için yarattığı hikmetlerdir. Mümin, Rabbimiz'in rahmetinin bu tecellilerine en güzel karşılığı verip iyiliğe yönelmediği takdirde, dünyada ve ahirette Allah (cc)’ın azabıyla karşılaşabileceğini düşünerek Allah (cc)’tan gücü yettiğince korkup sakınır. Ve davranışlarını Allah (cc)’ın hoşnut kalacağı ve razı olacağı şekilde düzeltmek için elinden gelen tüm samimi çabayı gösterir.
Her insanın bu gerçeklerin şuurunda olması ve karşısına çıkan her hatırlatmanın Allah'tan son bir uyarı, son bir fırsat olabileceğini bilerek hareket etmesi gerekir. Sonsuz hayatını tehlikeye atabilecek her türlü tavırdan şiddetle sakınıp, ahiretine fayda sağlayacak tüm öğüt ve hatırlatmalara da son derece açık olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki öğüt ve hatırlatma karşısında gurur yapmak ya da büyüklenmek, inkarcılara has bir tavırdır. İman sahibi bir kişi kendisine ulaşan her hatırlatmanın, kendisini ateşten koruyacak bir vesile olduğunu düşünerek, böyle bir çağrıya Kuran ahlakının gerektirdiği en güzel tavırla karşılık vermelidir.